Hiç bir şey için "benimdir" deme Sadece de ki "yanımdadır"Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili,ne hayat, ne ölüm,ne huzur,ne de keder daima seninle kalmaz...
« Önceki ::
Serüvendir yasamak; Ne getirir , ne götürür belli olmaz, Bir gün ağlar,bir gün gülersin. En umutsuz anında; Yaslar süzülürken yanaklarından, Birden donuverir hatırladığında, Işığın olur , karanlıkları delersin. Ya da katılırken kahkahalarla, Yüzünde açan gülleri göstermek istediğin, Belki yanıbaşında belki çok uzaklarda, Ama bir yürek atisi kadar yakındır sana. Kasvetli bir sabaha merhaba dediğinde gülerek, Ya da düz yolda tökezlediğinde, Elerini avuçlarında hissedersin. Çoğu zaman yalnızsındır kalabalıklarda; Sahte gülücüklere sahte gülücüklerle karşılık verirsin. İlişkiler vıcık vıcık, Menfaat, ihanet, riya vardır hep etrafında, Tiksinirsin... Hani bazen manasızdır yasamak; Ot gibiyim der dalar gidersin, Bir film şeridi gibi geçerken yasadıkların, Bir iki kareye takılır gözlerin, O karelerden sevgi akar damarlarına , Birden canlanır , dirilir , güçlenirsin. Dört elle sarılırsın sonra hayata, Meydan okursun , kafa tutarsın, Dünyayı sırtlayıp gidesin gelir, Ben de buradayım dersin. Bir kucak açarsın Kolların dünyayı sarar, Bir gülümser,içinde çiçekler açar, Yüreğinde mevsim ilkbahar olur. Yanında yüksek sesle düşünür, En mahrem sırlarına ortak edersin. Kimi zaman kalbini kırdığın, Kimi zaman gönlünü aldığın olur, Almadan veren,çağırmadan gelen,vedasız gidendir. Gün olur araya yollar,yıllar girer, Ama hep taze sımsıcaktır anılar, Hatırlayınca gülümsersin. Korkmazsın... Buz üzerine yazılı değildir yitip gitmez, Onunla alıp verdiklerin, Bilirsin, O benim " CAN DOSTUM " dersin...
Yaşamımızın, seçimlerimizin sorumluluğunu almak, bakış açımızı değiştirmek, davranış şeklimizi değiştirmek sizce bize ne kazandırır? Ya da ne kaybederiz?
Bugüne kadar yaşamış olduğumuz hayatlarımızda her insan kendine göre bir çok deneyim yaşadı. Bir çok rol oynandı... İyi yaşanan olaylarla birlikte korkular, endişeler, sıkıntılar, hastalıklar, suçlama ve suçlanma, yargılamalar, kızgınlıklar, mutsuzluklar, acılar deneyimlendi. Yaşanan olaylar farklı olsa bile duygular hep aynıydı... Kimisi öfkeyi ve kızgınlığı eşiyle, kimisi işiyle veya ailesi ile yaşadı ama sonuçta duygu, öfke ve kızgınlıktı... Ya da korkusu güvensizlik olan biri bunu eşinin aldatmasıyla yaşadı, ya da ailesi yaşattı, onu yarı yolda bıraktı, belki de iş arkadaşı... Yine duygu güvensizlikti... Kimisi kaza geçirdi ölüm korkusunu yaşadı kimisi kanser oldu... Ama korkusu ölümdü... Bazı insanlar iflas ederek parasızlığı yaşadı, bazıları borsada, kumarda kaybederek kimi insan da işsiz kalarak parasızlık korkusunu yaşadı... Bazı insanlar zenginleri yargıladı ya da suçladı, bazı insanlar uygunsuz yaşanan ilişkileri ama yaşanan duygu yargılama ve suçlamaydı vs...
Bir gün içinde bir milyondan fazla düşünce geçer zihnimizden ve bunların %90’ı olumsuzdur. Bir gün içinde defalarca yeminler eder bir daha asla diye başlayan sözler kullanırız... Ama asla dediğimiz her şeyi yapmaya devam ederiz... Kızarız, söyleniriz ve bütün bunları yine yapmaya devam ederiz... İşte aslında bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğumuz seçimlerdir bunlar... İnançlarımızdır, korkularımızdır... Olumsuz duyguları deneyimlediniz ve öğrendiniz... Artık diğer insanları anlayabilirsiniz... Olumsuz duygular deneyimlediniz ki olumluyu arzulayabilin diye... Ama siz bardağın dolu tarafı yerine boş tarafını görmek istediniz... Ne öğrendim neyi gördüm neyi anladım diye bakmak yerine suçladınız kızdınız isyan ettiniz...
Sonuçta bu hayatta ne yaşanırsa yaşansın yaşanan her olay bir deneyimdi... Her deneyimle büyüdük, öğrendik ve bu deneyimler şu an biz olmamızı sağladı... Olaylar ne kadar farklı olsa da duygular, korkular aynıydı... Bütün bu yaşanan deneyimlerle bugüne kadar her insanın yaptığı bir davranış şekli vardı; hep başkalarını suçlamak, şikayet etmek, kendine acımak, kızmak, hayata öfke duymak, her yeni güne geçmişte yaşamış olduğu kızgınlık dolu enerjilerle başlamak, geçmişi hep şimdiye, yeni başlayan bugüne taşımak.
Her gün yeni bir gün... Her yeni gün senin isteğin doğrultusunda senin seçimlerinle oluşuyor ve o günü sen yaratıyorsun... Ama korkularınla ve endişelerinle... Ama umutlarınla, hayallerinle, sevgi dolu düşüncelerinle ya da inançlarınla... Bu hayatın içinde yaşarken yeterince üzülmedin mi? Yeterince olumsuz duygular yaşamadın mı? Hâlâ bunları tekrar tekrar yaşayarak neden kendine acı çektiriyorsun? Neden aynı tarz ilişkiler yaşamaya devam ediyorsun, neden çalıştığın yerde hâlâ haksızlığa uğradığına inanıp şikâyet etmeye devam ediyorsun? Neden yaşadığın olaylara farklı bakmayı bu kadar reddediyorsun?
Bugüne kadar bir döngü haline gelmiş olan tüm davranış kalıplarınızı değiştirip yaşama yeniden başlayın... Her gününüzü, her anınızı yeniden yaratın... Kendiniz için bir şey yapın...
Öğrendikleriniz ve deneyimlediğiniz her şey için teşekkür edin...
Yaşamının, bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğun seçimlerinizin sorumluluğunu alın... Bu senin hayatın, senin oyunun... Sen ancak sen gerçekten istediğinde hayatını iyileştirebilirsin. Başka hiç kimse bunu senin adına yapamaz... Kimse senin adına tuvalete gidemediği gibi... İstediğin kadar terapiste git, doktora git, kişisel gelişim dersleri al ne yaparsan yap sen değiştirmek istemediğin müddetçe aynı hayatı yaşamaya devam edersin... Evet bu benim yaşamım benim oyunum ben istedim ben yaşadım demek, kendinle barışmak için adım atmak demektir... Çünkü artık başkalarına kızmıyorsundur, başkalarını suçlamıyorsundur, kafandan geçen o milyonlarca düşünceden, korkulardan birini yaşadığının farkına varmışsındır... Ne yaşarsan yaşa senin sorumluluğunda olan bir hayatı yaşadığını kabul et...
Şikayet ettiğin hayatı değiştirme cesaretin yoksa da bunu da kabul et bu da senin seçimin... Ben söylenmeyi şikayet etmeyi seviyorum bu yüzden böyle bir hayat yaşatıyorum kendime... Sorumluluk bana ait de... Ama başkalarına kızma, suçlama...
Başkalarına kızdığın, başkalarını suçladığın her konuda aslında oyunu göremediğin için sen kendine kızıyorsun... Kendini suçluyorsun... Bunu kabul etmek sana ağır geldiği için bahaneler yaratıyorsun...
Hani elimizle birisini suçlarken parmaklarımızı ileri doğru uzatırız senin yüzünden deriz ya... Aslında bir bakın elinizle nasıl bir hareket yaptığınıza... İşaret parmak ileri bakar... Avucun içinde ise diğer parmaklar birleşir ve onların yönü de seni gösterir... Aslında söylendiğim kızdığım şey kendimedir... Kendimize kızdığımızı kabul etmek hayatımızın sorumluluğunu almak cesaret ister... Ne yaşadıysanız doğrudur, böyle yaşanması gerekiyordu, bu yüzden yaşadınız... Sorgulamayı bırakın... Siz yaptınız, parayı harcayan sizsiniz, kötü bir ilişki yaşayan sizsiniz, geç kalan sizsiniz, işe tutunan sorun çıkaran sizsiniz vs vs... Ama bütün bunları göremiyor kabul etmiyoruz ehhh şikayet etmek, suçlamak daha kolay tabii..
Geceleri uyuyamıyorum, sabahları yorgun kalkıyorum, enerjim çok düşük... Kötü bir gün... diye konuşuyoruz...
Değiştirin... Geceleri uyuyamıyorsun çünkü tüm gün içinde hatta geçmişten de getirmiş olduğun sorunları taşıyorsun gecene... Bırak. Benim seçimimdi... Yaşadım ve bitti de... Kendinle barış... Affet artık kendini... Kendini özgür bırak... Yaşama direnç gösterme... Tutunma... Yarın yeni bir gün, yeni bir başlangıç... Şimdi ise gecenin keyfini çıkarıyorum... Mükemmel bir uyku için hazırlanıyorum ve sabah çok dinç ve enerjik kalkıyorum diye geceyi bitir... Ve güzel bir uyku uyu...
Sabah uyandığında yorgun ve enerjin düşük mü hissediyorsun kendini... Yine geçmişte yaşamış olduğun bu oyunu gör, daha önce güne kötü başladığın çok anlar oldu... Bunu deneyimlemiştin... Tekrar aynı şeyi yaşamaya ihtiyacın var mı? Zaman koy kendine... Şu an enerjim düşük kabul ediyorum... Tam yarım sonra çok enerjik ve coşku dolu bir şekilde harika bir güne başlıyorum de... O günü hayal ettiğin gibi yeniden yarat... Bu bakış açısını hayatının her aşamasına yerleştir.
Oyunlarınızı görün... Ciddiye almayın... Kendinizle dalga geçin... Bak gördün mü yine üzüntü oyunu kurmuşum, yine acı oyunu kurmuşum, değersizlik oyunu kurmuşum, bunu oynadım diyin... Bu oyuna güç vermeyin... Gücü elinize alın... Ben bunu daha önce deneyimledim ve bitti... Ben sevgi dolu deneyimler yaşamayı seçiyorum, ben sevgiyi seçiyorum, kendimle barışıyorum diyin...
Şimdi nasıl davranmalıyım, diye sorun kendinize... Belki daha önce böyle bir olay yaşadığınızda neden yaşadığınızı bilmiyordunuz ama oyununuzu gördüğünüzde eskiden davrandığınız şekli, oynamış olduğunuz o acı veren rolünüzü değiştirip farklı davrandığınızda aynı üzüntü ve acıları çekmezsiniz... Bakış açınızı ve davranış şeklinizi değiştirdiğinizde siz güç vermediğiniz için yavaş yavaş bu oyunlar yaşamınızda biter...
Bugüne kadar başkaları size haksızlık yapmadı, acı çektirmedi onlar suçlu kötü değil...
Siz kendinize çok haksızlık yaptınız, kendinize bu kadar acı çektirdiniz ve kendinizi üzdünüz... Öfkeyle beslediniz kendinizi, intikam ve hırsların peşine düştünüz... Ne kazandınız? Şimdi tüm davranış şeklinizi değiştirdiğinizde, olumsuz düşüncelerinizi yakalayıp farkındalığınızı arttırdığınızda, olumsuz düşünmeyi bıraktığınızda, kızmayı ve öfkeyi bıraktığınızda kendinizle barışacak arzu ettiğiniz hayatı yaşayacaksınız... Bir birey olarak özgür ve mutlu olacaksınız...
Ülkemizde, dünyamızda çıkan yangınlar, çocuk ölümleri, depremler, tusunamiler, savaşlar cinayetler, hastalıklar şu andaki dünya insanlarının bilincini gösteriyor ama hiçbir insan ne acı ki sevginin değil, öfkenin, kızgınlığın, olumsuz enerjilerin bu dünyayı yönettiğini göremiyor... Bireyler toplumları oluşturuyor... Her birey, ben mi bu dünyayı iyileştireceğim diyor... Evet şu an bu yazıyı okuyan sen bu dünyayı iyileştireceksin senin görevin bu... Çünkü sen kendine kızmayı bırakıp kendini sevmeye başladıkça, kendinle barış içinde yaşadıkça öfke, kızgınlık, endişe dolu enerjin iyileşmeye başlayacak; yaşamında daha fazlasıyla sevgi olacak, sen sevgi dolu oldukça yaşadığın, sorun olarak gördüğün tüm olaylar iyileşmeye başlayacak, kendinde oluşan bu muhteşem sevgi dolu enerjini yaşadığın alanlara yayacaksın ve senin gibiler çoğaldıkça, insanların bilinçleri şefkat, anlayış ve sevgiyle doldukça işte o zaman bu dünya gerçekten cennet olacak...
Şimdi kendiniz ile barışma zamanı...
Kendin için ne yapıyorsun, yaşadığın yer, şehir, ülken ve bu dünya için ne yapıyorsun dediklerinde söyleyecek bir şeylerin olsun... Ruhumu iyileştiriyorum, başkalarını suçlamayı kendime kızmayı bıraktım, kendimle barıştım, yaşamımın sorumluluğunu aldım, yaşamımı iyileştiriyorum, kendime değer veriyorum, kendimi seviyorum ve bu yüzden bu kadar huzurluyum ve rahatım diyebiliyorsan ne mutlu sana...
Sevgiyle doldurun yaşamınızı... Dua edin... Meditasyon yapın... Olumlu düşünün... Niyet edin... Seçim yapın... İnsanlara ve dünyaya sevginizi iyi dileklerinizi gönderin... Ne yaparsanız yapın ama barış içinde olan, güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, önce kendinizden başlayın...
Bana tüm nimetlerin verildiği, bu kadar her ayrıntısı olağanüstü güzel düşünülmüş ve tasarlanmış olan bu güzel ve muhteşem olan benim dünyam bunu hak ediyor... Sizi bilmem ama ben yaşadığım bu dünyaya bunu borçluyum... En azından gece yattığımda kendim için, insanlar için ve dünyam için ne yaptım diye düşündüğümde elimden gelenin, yapabildiğimin en iyisini yaptığımın bilinciyle rahat uyuyorum...
Bugün yeni bir gün, hayal ettiğin gibi güzel ve sevgi dolu olarak yeniden yarat gününü...
Ne kaybedersin?...
Mutluluk girdabında yollar hep çıkmaz sokak. Verilen adresler farklı, yollar engebeli, yolcu şaşkın ,üzgün ve kızgın. Menzile ulaştıracak araçta da sorunlar çok. Zira bazen yolda kalıyor. Bazen irili ufaklı kazalar geçiriyor.
Hedefdeki nokta tek ama, ya güzargahlar değişmiş yada araçlar. Belirlenen o noktaya ulaşılamıyor.
İnsanoğlunun aslı adem yani yokluk , yani hiçlik, bir zerre kadar bile olmayan bu insancıklar, neden var olduklarını ispata kalkışırlar sürekli. Küçücük dünyalarına büyük büyük duygularını sığdırma çabaları nedendir. Yalnızlığa niye razı olmak istemezler. Oysa daha dünyaya gözlerini açtıkları o ilk günden beri, tek başına olduklarını bildikleri halde.
Ey insaoğlu! artık aklını ve idrakini iyice doldur bu gerçek fikirle. Kendine yalnızlığını paylaşacak birini asla arama.çünkü hiç kimse senin yalnızlığına ortak olamaz. Ne anne , ne baba, ne eş ve nede çocuklar... Sen hep kendinlesin. Aslında senin en kadim dostun yine sensiz. Senin yalnızlığını
32 yaşın bittiği, ikinci baharın başladığı günlerdeyim. "Yitirilmiş geçmişle, belirsiz bir gelecek arasında yaşama sevincini yitirme" demişti bir dost. Ben de ömrümce beni ayakta tutan yaşama sevincime bir kez daha sarıldım, yeni yaşımın bana getireceği rüzgarlara bıraktım kendimi.
Dopdolu geçen bunca yılda neler yaptım, onca uğraştan, sıkıntıdan elime ne kaldı diye düşünür oldum sık sık. Ve 9 yaşındaki oğlumu buldum hep listenin en başında. O güzel gözleriyle hayatıma ışık tutan, iliklerime kadar can veren, "anneciğim, seni çok seviyorum" demeyi hiçbir gün ihmal etmeyen bebeğimi. O, sevgilerin ve mutlulukların en anlatılmazını, en doyulmazını…
Doğduğumdan bu yana hep "kocaman" hissettim kendimi ailemin sayesinde. Hep güvendiler ve bunu daima hissettirdiler bana. Birilerin hayatında hep önemli olduğumu hissettim ve bunun bilinciyle hareket etmeyi öğrendim zaman içinde. İşte bu yüzden ömrümce sorumluluktan kaçmadım ben. Beni herkes "asi kız" olarak bilirken ben hep başkalarının hayatını yaşadım bugüne dek. Birilerinin hayatını daha özel kılabilir miyim diye uğraşıp emek verdim mümkün olduğunca… Ve şimdi fark ediyorum ki 32 koca yılın yarısını başkalarına ödünç vermişim. Oysa özenle numaralayıp kütüphanenize yerleştirdiğiniz kitaplar gibi, o yıllar da geri verilmiyor ödünç alanlar tarafından. Ve hayat kütüphanenizin fihristinde o numaralar hep boş kalıyor, siz yeni kitaplara yeni numaralar verirken…. Yerleri hiçbir zaman dolmuyor.
18 yaşımdaydım onunla tanışıp flört etmeye başladığımda. Öncesinde erkek arkadaşlarım olmuştu elbet ama çok çocuktum o zamanlar. Bu seferki daha farklıydı benim için. Ablamın arkadaşının arkadaşıydı. Sanki sırf öyle olduğu için farklı bir saygı duymuştum ona. Bana olan ilgisi, geniş arkadaş çevresi, sıcak konuşmaları yaklaştırdı beni ona. İkimizde kalabalık toplantılardan hoşlanıyor, birbirimizi daha iyi tanımak için yalnız kalmamız gerektiğinin farkına varamıyorduk. Ve 3 sene sonra evlendik. İşte her şeyin sonu olan sürece girmiştik. Bir evin içinde, yetişme tarzları, aile yapıları birbirinden son derece farklı iki insanın bir arada yaşama mücadelesini verdik beraberce. İkimiz de mutsuzduk fakat ikimizde birbirimizin dostluğunu kaybetmek istemiyorduk. Kendi tercihimizle çıkmıştık bu yola ve ne olursa olsun kol kırılacak, yen içinde kalacaktı. 2 yıl sonra güzel oğlumun doğumu evliliğimizi 7 yıl daha götürdü. Tam "yolun ortası"na gelmiştim ki nefes alamadığımı hisseder oldum. Dünya üzerime üzerime geliyordu. İşte öyle bir andır insanın yaşama sevincini yitirdiğini hissetmesi… Zamanla dostluk, sevgi, ilgi, nezaket gitmiş yerine insanın hiç kimseye yakıştıramayacağı davranışlar gelmişti. 29 yaşımı henüz bitirmiştim ki ayrıldık.
İşte böyle bir paragraflık bir yer tutuyor bu evlilik tüm hayatımda, tam 12 yılımı almış da olsa… Ama oğlum bana bu bir paragraftan kalan en büyük ödül ve onunla yaşadığım 9 sene üzerine fasiküller yazabilirim size… Ve biliyorum ki ömrümün en güzel paragraflarında hep onun adı en başta olacak.
Şimdi yine her şeyin başındayım. ve yeni bir hayat beni bekliyor.bu sene üniversiteye başladım ve bundan sonra ki yaşamımda atacağım adımlar daha sağlam ve dikkatli olacak. hayat güzel yaşamak güzel artık mutluluk istiyorum. Ve "ben bu mutluluğu hak ediyorum.
Artık her şey güzel olacak biliyorum.
Çünkü bugün benim doğumgünüm!
Annem 'Kız arkadaşlarını unutma' diye tavsiyede bulunmuştu..
'Yaşın ilerledikçe senin için daha önemli olacaklar, kocanı-çocuklarını ne kadar
çok seversen sev, yine de kız arkadaşlarına ihtiyaç duyacaksın..
Onlarla bir yerlere gitmeyi ihmal etme.. Onlara vakit ayır ve kız arkadaşlarını
daima hatırla.. Onlar sadece arkadaşların değil.. Senin kardeşlerin,
kızların...' demişti..
"'Ne kadar komik bir öğüt. Daha yeni evlenmedim mi?
Artık ben evli bir kadınım. Kız arkadaşlarına ihtiyaç duyan bir genç kız
değilim ki. Bundan sonra kocama hayatımı adamak, yapacağım tek şey olacak' "
diye düşünmüştüm.. Ama yıllar geçtikçe, çocuk olsa da ya da olmadıkça,
kocalardan boşandıkça, sevgililerin biri gidip diğeri geldikçe, annemin
dediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi anladım.. Zaman geçiyor..Hayat
akıyor.. Mesafe ayırıyor.. Aşk büyüyor.. Sonra azalıyor.. Kalpler
kırılıyor.. kocalar evde bir yerde duruyor.. Veya evlilikler mahkemede son
buluyor.. sevgililer değişip duruyor.. Erkekler arayacaklarını söyleyip,
aramıyor.. İşler geliyor ve gidiyor.. Ebeveynler ölüp gidiyor.. Komşular
değişiyor.. Ama kız arkadaşlar hep oradalar... Siz onları bırakmadığınız
sürece.. Geçen yıllar ve arada kaç km. mesafe olduğu hiç önemli değil.. Bir
kız arkadaş, hiçbir zaman ona ihtiyaç duyduğumuzdan daha uzak
değil..Tüm Kız Arkadaşlara
Sevgiyle...
Bir kilo limonda,bir kilo çilekten daha fazla şeker olduğunu,
» Timsahların renk körü olduğunu,
» Sadece dişi kanaryaların öttüğünü,
» Yarım kilo bal yapabilmek için arıların iki milyondan fazla çiçekten bitki özü toplamak zorunda olduklarını
» Tarantulaların iki buçuk yıl hiçbir şey yemeden yaşayabildiklerini,
» İncilerin sirkede eridiklerini,
» Havuca rengini veren bir karotenin olduğunu,
» Venüs’ün saat yönünde dönen gezegen olduğunu,
» En fazla asfaltlı yola sahip olan ülkenin Fransa olduğunu,
» Sihirli sözcük olan ‘‘Adrakadabra’’nın ilk olarak yüksek ateşli hastaların ateşlerini düşürmek için söylendiğini,
» Eyfel Kulesi’nin tepesine çıkabilmek için 1.792 basamak çıkmak gerektiğini,
» Türkiye’nin kişi başına alkol tüketiminde dünya 3.’sü,sigara tüketiminde ise dünya 4.’sü olduğunu,
» İnsanın kendi dirseğini yalamasının imkansız olduğunu,» İdrarın zifiri karanlıkta parladığını,
» İnsanların eğer şiddetli hapşırırlarsa kaburgalarını kırabileceklerini,
» Domuzların vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamadıklarını,
» Dünya nüfusunun % 50’sinin hiç telefonla konuşmadığını,
» 1 saat boyunca kulaklıkla bir şey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını % 700 arttırdığını,
» Çakmağın kibritten önce bulunduğunu,
» Parmak izleri gibi dil izlerinin de insana özel olduğunu,
» Dünyadaki fotokopi makinelerinde meydana gelen arızaların % 23’ünün makinelerin üzerine oturarak kendi popolarının fotokopisini çekmek isteyen insanlardan kaynaklandığını,
» Hindistan’da sokakta tuvaletini yapmanın yasal olduğunu,
» Çinde yere tükürmenin serbest; ama balgam üzerine basmanın yasak olduğunu,
» Rusya’da erkek erkeğe dudaktan öpüşmenin sevgi ve saygı ifade ettiğini,
Biliyor musunuz?...
Unutulması en zor anılar hangileridir?
Annesinin dayak yediği bir gece vaktini mi unutamaz insan?
Yanıbaşında vurulan arkadaşının son bakışını mı?
Gece uyurken yakalandığı depremi ya da baskını mı?
Ellerine kelepçe geçirilen anı mı?
Boşanma kararını imzaladığı dakikayı mı?
Göğsüne yapışan bebeğin o ilk damak baskısını mı?
Sağ çıktığı bir trafik kazasından sonra ön koltuktan savrulan adamın ölümüne inat çalışmakta olan saatini mi?
Evlat acısının haberini aldığı anı mı?
Gidenin dönmeyeceğini öğrendiği akşamı mı?
Neyi hiç unutamaz bir insan?
“Geceleri acıyla daldığım uykudan acıyla uyanıyor ve onu düşünüyordum. Bitmeyeceğini sanıyordum bu kederin. Sabah olsun diye bekliyordum. Yastık bir dikenli toprak oluyordu. Dayanamam diyordum. Ben bu haksızlığa dayanamam. Aklımı yitiririm...
Sonra sabah oluyordu.
İnsanlar uyanıyor, sokaklarda yürüyor, caddelerden hayat akıyordu.
Yağmur yağıyor, yağmur duruyor, sucular evlere su taşıyor, balkonlardan örtüler çırpılıyordu.
Çocuklar okula gidiyor, okuldan dönüyor, oyun oynuyorlardı.
Akşam oluyordu yine.
Yine yanıyordu evlerin ışıkları.
Bana inat hayat devam ediyordu.
Beni hiç iplemeden, beni kenara iterek, beni öğüterek, un ufak ederek sürüyordu hayat.
Mutfaklarda yemekler pişiyor, televizyon başında diziler izleniyordu.
Birileriyle dalga geçiyordu radyoda bir DJ...
Bilmediği bir kederi biliyormuş gibi anlatıyordu bir başkası.
Geceleri acıyla uyanıyordum acıyla daldığım uykudan.
Bitmeyeceğini sanıyordum...
Bittiğinde belki de en çok ben şaşırdım...”
Hiç unutamam sanıyor insan...
Ve üstelik bin kez yaşasa da benzer karanlığı, bir daha olmaz sansa da oluyor işte.
Geçenlerde bir akşam, bir yemek masasında, yemeğin sonunda, kahveler içilirken artık “unutuyor insan” demek istedim...
Bir fark ettim ki unuttuğumu bile unutmuşum...
Nasıl bir silindir bu üzerimizden geçen?
Nasıl dar bir alandır insan kalbi, sadece en unutulmazı içine alan?
Neyi unutmak zor gelir bir insana?
Bir sevinci mi yoksa bir “zehri” mi? Çoğu gidiyor ama bunu biliyoruz en azından...
İş yaşamı evliliğe benzer.
Mutlu bir beraberlik umarak yola çıkarsınız.
Başlangıçta herkesin heyecanı ortaktır.
Geleceğe ait plânlar yapılmaktadır. Geç saatlere kadar süren mesailer, karşılığı düşünülmeksizin zaman ve güç harcamak kimsenin zoruna gitmez. Sonuçta ortaya çıkacak iş herkesin hayalini gerçeğe dökecektir.
İlk aylarda her başarı coşkuyla paylaşılıp, her tökezleme de sabırla sırt sıvansa da genellikle bir yılın sonunda ilişki "oturur".
İlişki "oturur" ne demektir?
Her şey normalleşir yani.
Herkes klişe yerini alır.
O özenli, sabırlı ve önceki ilişkilerden edinilen deneyimle şekillenmiş ölçülü diyalog değişmez.
Hayır, değişmez çünkü kaybolur.
Biter.
İşveren işverendir, işçi de işçidir hepsi bu!
***
Evlilik iş yaşamına benzer.
Herkesin kendine düşen işi yapmakla yükümlü olduğu karşılıklı vaatler sonunda imzalanmış bir sözleşmedir nihayetinde.
Mesela erkek ev mesai saatleri içinde evde olmazsa sorun çıkar.
Kadın kendine biçilmiş işlerin dışına çıkarsa yakışık almaz.
Evlilik kurumu içindeki bireyler birbirlerinin işlerine burunlarını sokarlarsa ya da yapmaları gereken işleri bir diğerinin üzerine yıkarlarsa arıza büyür.
Diyelim ki koca her türlü uyarıya rağmen yapması gerekenleri yapmıyorsa, kadın araya girenlere rağmen çalışma ortamını geriyorsa, germekte kararlı görünüyorsa evlilikte de iş yaşamında da benzer bir sonuca varılır: Yeni personel alımına gidilir.
Zaten kurumsal yıkımlar da işte bu noktada başlar.
***
Evlilik ya da iş yaşamı...
Verilmiş sözler, beklentiler, randımana göre şekillenen tepkiler...
Gelişim ve yönetim gurularına göre derlenip toparlanması son derece basit görünen ama hangi sihirli formülü okursak okuyalım uygulayamadığımız ve ne yazık ki üzücü sona gidişi hüsranla seyrettiğimiz yapılar bunlar...
Patronla işçinin ilişkisi karıyla kocanın ilşkisine benziyor.
İşçi de kadın da birazcık incelik, azıcık ilgi, arada bir övgü, fark edilmek, takdir görmek, emeğinin karşılığını almak istiyor.
Patron da koca da otoritelerine itaat edilmesini, onaylanmayı, sorgulanmamayı, emirlerin uygulanmasını ve çok kazanmayı istiyor.
Üstelik her ikisinin de küçük ve boş şeylere ne vakti oluyor ne de sabrı...
***
Evlilik ya da iş yaşamı...
Küçücük bir iyi niyetle çok şeyin değişebileceği iki yapı...
Cennet ya da cehennem olabilecek iki dünya..
Öyle değil mi?